Gıdamıza hammadde kaynağından itibaren sahip çıkmak – Prof. Dr. Recep Kotan

Gıdamıza Hammadde Kaynağından İtibaren Sahip Çıkmak

Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Recep Kotan, 1950 yılından itibaren dış kaynaklı tarımsal yardım programı adı altında sürdürülen çalışmaların bize gösterildiği gibi aslında bir yardım değil, bir aldatmaca olduğunu söyledi.

 
Türkiye Solucan Gübresi Üreticilerinin oluşturduğu Tosgeb Derneği’nin kurultayında konuşan Prof. Dr. Recep Kotan sözlerini şöyle sürdürdü. “Üniversite eğitimimiz sırasında 1952’den itibaren yeşil devrim olarak adlandırılan bir süreç anlatıldı. Bu olay dış kaynaklı tarımsal yardım programıdır. O zamanlar bu olay bize böyle ezberletildi. O günün siyasi iradesi de sanıyorum ki, bunun böyle olduğunu sanıyordu. Ancak aradan geçen süre içinde bu yeşil devrim programının sonuçlarını biz yaşayarak gördük. Tam bir felaket… 

Tarıma adanmış bir bilim adamı olarak emin bir şekilde size söyleyebilirim ki, dış kaynaklı ‘Yeşil Devrim Yardım Programı’ tam bir aldatmacaymış.

Hükümetlerde kandırılmış, halkımızda. Çünkü beslenim kaynağımız gıda tamamen risk altındadır. Şimdi Tosgeb Derneği’nin bu kurultayını bir fırsata dönüştürmeyi ve kendimize yeniden bakmayı öneriyorum.

Hepimiz, yani Tüm Türkiye olarak halkımız kendisine bir soru sormalıdır.

Neden bu durumdayız? …..Ve yine bu salondakiler kendine şunu sormalıdır; Ben neden bu kurultaydayım? Gıdamıza hammadde kaynağından itibaren sahip çıkmak için.

Solucan gübresi üreticileri dayanışmasından hareketle Tosgeb Derneği’ni çok önemli bir görev bekliyor. Kendi yapısını kurduktan sonra bakanlıkla işbirliği içinde tüm gıda üretim ve dağıtım ağımızı yeniden düzenlemekte rehber olabilir. Tohumdan toprağa, topraktan bitkiye, bitkiden sebze ve meyveye ve nihayet halkımızın midesine inene kadar tüm süreç yeniden düzenlenmelidir. Türkiye Cumhuriyeti olarak buna mecburuz.

Sayın Rasim Aydın’ın bu girişimini önemsiyorum. Bu seçkin topluluğu burada buluşturduğu için O’na teşekkür ediyorum. Böylelikle temel bir sorunumuzu ele almak fırsatı yakaladık. Ben bugünkü ağır kış koşullarında ulaşım risklerine rağmen Erzurum’dan buraya gelmişsem bir nedeni var. Bu nedenle buradayım.

Bu konuyu biraz daha genişleterek anlatmak istiyorum. Bugün artık net olarak anlıyorum ki, ülkemizin siyasetçileri ve bürokrasisi 1950’li yılların sorunları ile uğraşırken, farkında olmadan köşeye sıkıştırılıp yanıltılarak, tarımsal üretimimiz aşamalı olarak dış kaynaklı güç sahiplerince ele geçirilmiş. Tarımın kontrolü elimizden çıkmış. Size bu durumu bir örnekle açıklamak istiyorum. Bir tarım üreticisi düşünün, eğer evinde yediği sebzeyi ayrı bir tarlada; Pazarda satacağı sebzeyi ise ayrı bir tarlada ve ayrı koşullarda yetiştiriyorsa bu işte bir terslik var demektir. Bize pazarda para ile satılan ürün aslında sahte demektir. Sağlığımızı tehdit ediyor demektir. Bu gerçeği anlamak için zeki olmaya gerek bile yoktur. Biz paramızla sağlığımızı bozacak bir gıda satın alıyoruz, evimize götürüp çocuklarımızla bunu tüketiyoruz.

Tarıma adanmış bir bilimci olarak bunu sizlere rahatlıkla söyleyebilirim: Gıda konusu tam bir karışıklık içindedir. Anadolu’da gerçek tarım üreticileri ile yaptığımız ziyaretlerde şunu üzülerek gördüm ki, tarım alanlarımız sistemli bir işgalin altındadır.

Bugün sürdürülebilir tarım adı altında geliştirilmiş bir düşünce akımı var. Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Sürdürülebilir tarım… Avrupalı firmalar bazı tarım ilaçlarını bu kavrama sığınarak üretiyorlar. Bize kontrolsüz biçimde satıyorlar.

Ancak bu tarım ilaçları kullanılarak üretilen gıda ürünlerini bizden satın alırken bazı kurallar koymuşlar, ürünleri ithal ettiklerinde kendi ürettikleri ilaçların değerlerini ölçüyorlar ve şu değer şu miktarın üzerinde tespit edilirse ürünü geldiği ülkeye geri gönderirim diyor

Bize sattığı ilaçların kalıntısını bile kendisine giden sebzede ve meyvede görmek istemiyor. Yani sana bu ilaçları satarken seni uyarmıyor. Sen bu ilaçların hangi miktarda ne tür bir etki yaptığını bilmeden kullanıyorsun.

Madem bu ilaçlar iyi ise, neden ürün satın alırken bu ilaçların kalıntısını bile üründe istemiyorsun?

İthal ürünlerde ilaç kalıntısını sınırlayan ülkelerde kanserli hasta sayısı elle sayılacak kadar az. Bizim hastanelerimizin onkoloji servisleri ise dolup taşmış durumda. Bu hastaları tedavi etmek için ilaç üretip satan da yine aynı ülkelerdir. Buna dikkat etmemiz gerekir.

Bu ilaçları üreten ve bize satan Avrupalı firmalardır. Yani batılılar bizi bizim paramızla bir yandan zehirliyor. Ardından da elimizdeki son parayı ilaç satarak istiyor. Bu sistemli bir haraçtır. Yani sürekli bir sömürü altındayız. Bu sürdürülebilir tarım değil, Sürekli sömürü düzenidir.

Bu yüzden solucan gübresi kendi kaynaklarımızdan üretilen, hiçbir dış ülkeye bağlı olmamızı gerektirmeyen ürünü güçlendirdiği gibi korunmak için pek çok ilaca ihtiyaç bile duymayan, dona güneşe ve iklim değişikliklerine dirençli bir bitki oluşumunu sağlayan önemli bir üründür.

Bunun farkına varalım. Bu bir mikrobiyolojik gübredir. Her mikrop halkımızın algıladığı gibi değildir. Bu gübre toprağı mikro-biyolojik yönden düzenleyerek yeniden yaşayan bir organizma haline getiriyor. Böylelikle sağlıklı bir bitki ve meyve oluşumu sağlıyor. Bu yüzden bakanlık yönetmeliği bu konulara açıklık getirecek biçimde; bitkisel kaynaklı gübreler, hayvansal kaynaklı gübreler, mikrobiyal gübreler ve diğerleri olmak üzere düzenlenmelidir.”

Kaynak: Tarım Vizyon

Bir Cevap Yazın